31 Aralık 2018 Pazartesi

BU SEFER MADRİD, İSPANYA’YA...


Madrid

İspanya’da Barselona’dan sonra gittiğimiz ikinci şehir Madrid oldu. Ilık bir sonbahar zamanı Barselona'daydık. Madrid’deyken ise ılık ne demek, buz gibi ve yağmurlu kış günleriydi. Aralık ayında çok güzel Noel pazarları görür/gezeriz umuduyla gitmiştik başkente. Bizi karşılayan ise soğuk hava ve ne hikmetse buna rağmen aşırı kalabalık sokaklar/caddeler oldu. Tüm bunların üstüne bir de Ozi’nin hastalanması tuz biber ekti. Haa şunu da unutmayayım. Madrid’e iner inmez kazıklandık. Toplu taşıma kullanarak otele varma fikrimiz vardı ancak bir türlü otobüs duraklarını bulamayınca, taksiye atlayıp gidelim dedik. Tonton bir taksi şoförü bizi otele kadar bıraktı ancak sabit 30 Euro’nun üzerine yaklaşık 10 Euro fazladan para aldı. Şüphelendik ama yok dedik ya yapmaz bu amca. Meğerse yapmış, bunu ancak dönüş için tekrar taksiye bindiğimiz zaman anladık. Onu da hikayemizin sonuna doğru anlatacağım.

Sol Meydanı'ndaki dev Noel ağacı...



Goya bölgesindeki otelimize varıp, odaya eşyaları bırakmamız, vs. derken neredeyse akşamüstü olmuştu. Karnımız acıkmıştı,  Ozi de huysuzlanıyordu. Meğerse yavrucağın yavaş yavaş ateşi çıkacakmış. Onu arabasına oturtup şehir merkezine doğru yürüyüşe geçtik. Şehrin giriş kapısı olarak kabul edilen “Puerta de Alcala” nın yanından geçerek, “Gran Via” ve “de Calla” caddelerinin kesiştiği yerdeki bir başka ünlü bina “Metropolis”in önüne geldik. 

Puerta de Alcala

Metropolis Binası

Ozi çoktan uykuya dalmıştı. De Calla caddesinden devam ederek, “Puerta del Sol”e vardık. Aynı zamanda “Sol Meydanı”da. Madrid’in simgesi olan ayı heykeline ev sahipliği yapıyor. Ayrıca dev bir Noel ağacı dikilmişti tam meydanın ortasında. Daha doğrusu ağacın metal iskeleti. Hava kararınca ışıklandırılacaktı muhtemelen.

Sol Meydanı ve Ayı heykeli

Sol meydanının bir köşesinde eklerleriyle ünlü bir pastane var, adı da “La Mallorquina”. Girip de tadabildik mi ? Yok hayır, çünkü aşırı kalabalıktan tezgaha bile ulaşmak kısmet olmadı. Siz denersiniz artık. Yiyeceklerden yana şansımızı “Mercado de San Miguel”de denemek üzere tekrar yola koyulduk. Burası şehrin ikinci ana meydanı “Plaza de Mayor”un biraz aşağısında yer alan bir kapalı çarşı. 

Mercado de San Miguel

1916 yılından beri açık olan bu gastronomi cennetinde türlü İspanyol lezzetlerini denemek mümkün. Biz de kalabalığın elverdiği ölçüde stand stand gezip tapasların, deniz ürünlerinin, cavaların, tatlıların tadına baktık. Daha da uzun durup başka bir şeyler de denemek isterdik ama oturacak yer bulamayıp bir köşeye kıvrılmak zorunda kalmıştık.


Tapas

Oradan ayrıldıktan sonra, “Almudena Katedrali”ne doğru yola çıktık. Burası hemen “Palacio Real de Madrid” yani Kraliyet Sarayı’nın yanında. Bu Katolik Katedrali gezebildik ama saray için geç kalmıştık. İçine giremedik. Saat 17:00’de kapanmıştı. 

Almudena Katedrali

Kraliyet Sarayı

La Mallorquina’da şansımız yaver gitmemişti ama “Chocolateria San Gines”i ıskalamayacaktık. Kararlıydık! Ta ki kapısındaki kuyruğu görene kadar. Millet kuyruk olmuş bekliyor, biz de bekledik n’apalım. 

San Gines kalabalığı
1894’den beri hizmet veren bu pastanenin en meşhur tatlısı tabi ki “Churros”. Hatta çikolata soslu olanı. Churros’ların yanında sıcak çikolata gibi fincanda geliyor sosu. Neyse kuyruk bitip de içeri girdik ama içerisi de dışarısı gibi, tıklım tıkıştı. Zor bela istediklerimizi aldık, yedik, içtik. Lezzetliydi de yani abartmaya da gerek yok bana göre, ama Tal bayağı zamandır churros istediği için olsa gerek, oldukça beğendiğini söyledi. 

Churros

Çıktığımızda hava iyice kararmıştı. Sol meydanından metroya binip otele geri dönecektik. 
Meydandaki ağacın ışıkları yanmış ve kalabalık daha da artmıştı. Meydanın etrafını piyangocular çevrelemişti. Çoğu bizdeki Nimet Abla gibi en uğurlu satıcı olduğunu iddia ediyordu. 


Nimet Abla tarzı piyangocular
Meydandaki asansörle metroya inebilmek için neredeyse 20 dk kuyruk bekledik. Tam sıra bize gelmişken kuyruğa kaynak yapanlar yüzünden bir de kavga patlamaz mı!  Genel olarak şehrin metro giriş çıkışlarının pek bebek arabası dostu olduğu söylenemez. Yürüyen merdiven zaten yok. Bazen asansör bile yok. Eğer bebek arabanız varsa, haritayı çok dikkatli inceleyip ona göre yeryüzüne çıkacağınız durakları belirlemekte yarar var.


Sol Meydanı'nda akşam kalabalığı

Uyur uyanık bir gecenin ardından ertesi gün ilk olarak soluğu Ozan’ın da neşesini yerine getirebilir düşüncesiyle Casa de Campo’daki “Parque de Atracciones”de aldık. Burası şehrin en büyük lunaparkı, ya da eğlence parkı da diyebiliriz. Her yaşa hitap eden türlü alet-edavata binmek mümkün. Ozi’nin yaşına göre birkaç seçenek vardı, birisi Cangıl diğeri de Zeplin, ikisine de bindik. 

Parque de Atracciones'de sal keyfi


Ozi en çok cangılı sevdi çünkü bir salın üstünde yapay suyolu boyunca kıvrıla kıvrıla ilerleyip bir yandan da timsahlar, maymunlar, yılanlar, su aygırları ve benzer hayvanlar görüyorsunuz, tabii hepsi mekanik. : ) Ayrıca Nickelodeonland isimli bir bölüm de var, ki burada SüngerBob’un evi vardı. Tal’la benim en hoşumuza giden başka bir yer de diziyi takip ettiğimizden “the Walking Dead Experience” oldu. Gerçi içine girip o deneyimi yaşayamadık ama dışarıdan bile güzeldi. : ) Denemek isterseniz, saatlerini takip etmeli ve ekstra ücret ödemelisiniz. Neyse ki, Ozi’nin neşesi bir nebze de olsa yerine geldi burası sayesinde.

the Walking Dead Experience

Dönüşü teleferikle yaparız diye düşünmüştük. Bu sebeple tepedeki Teleferik’e doğru tırmanışa geçtik ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Teleferik o kadar ufaktı ki Ozi’nin arabası sığmadı. Biz de biraz şehir manzarasını izleyip, sonra da tepeden aşağı döne döne indik. Parkın içinden geçen ağaçlıklı yol epey uzun sürdü. Ozi yine ateşi yükseldiğinden uyuyakalmıştı arabasında. Uyandığında hala parktan çıkamamıştık. Bir bankta birşeyler atıştırdıktan sonra, yine metroyla Lago durağından şehir merkezine geri döndük.

Teleferico

Casa de Campo


Aklımızda en iyi paella restoranlarından kabul edilen “La Barraca”ya gitmek vardı. Ama ondan önce Ozi’ye burun spreyi alabilmek için eczane arayışına girdik. Bu vesileyle Madrid’de pediatrik burun spreyi satılmadığını anladık. Onun yerine her yerde karşımıza burun temizleyici deniz suyu çıktı. En sonunda aldık bir tane ama bu defa da Ozi uygulatmak istemedi.

Arayışımız sırasında sokaklarda, caddelerde ilerleyebilmek de bayağı zordu. Çünkü mahşeri bir kalabalık vardı. Gran Via caddesinde yayaların ilerleyebilmesi için araba yolundan bazı kısımları kapatmışlardı. Bazı sokakların başında polisler kolkola girmiş, sokağı yaya trafiğine kapatmışlardı. Bir eczane tabelası gördük ama ulaşamıyoruz çünkü polis yolu kapatmış vs. 

Tıklım tıkış Madrid sokakları


Yayalara yollar yetmezken...

En sonunda dayanamayıp bir polise sorduk neden böyle diye, o da İngilizce bilmiyordu, biz de İspanyolca. Cevap da alamadık. Türkler gördük, onlara sorduk ama onlar da en az bizim kadar şaşkındı, ve kalabalığın sebebini bilmediklerini söylediler.

Nihayetinde La Barraca’ya vardık ama kapalıydı! Akşam yemeği saat 20.00 de mi ne başlıyormuş. Saat daha 18:00 civarı. Bekleyecek halimiz yoktu, karnımız da acıkmıştı. Kurtarıcımız hemen yakın köşedeki “Udon” isimli Uzakdoğu lokantası oldu. İspanyol birası Estrella eşliğinde Uzakdoğu yemeklerine gömüldük. Ozi de pilav-bezelye yedi, en azından karnı doydu yavrunun.


Ertesi gün Toledo’ya bir tren yolculuğu yapacaktık. Toledo için buraya lütfen.

Madrid’deki sondan bir önceki günümüz gelip çatmıştı. Pazar sabahı çılgın kalabalık bir pazara gittik, “El Rastro”ya. Pazarın sokağına yaklaşırken, etrafta birçok antika dükkanı da görebilirsiniz. Aklınıza gelip gelmeyecek birçok parçayla/objeyle karşılaşabilirsiniz. Madrid’in en ünlü turistik mekanlarından biri olarak geçen pazarda genel olarak kıyafetler, aksesuvarlar, takılar, yiyecekler, el aletleri, oyuncaklar vs. satılıyor. Tal, kendine bir kasket alıverdi mesela. Hediyelik eşya da bakınabilirsiniz. Bazı köşelerde de sokak sanatçıları gösteriler yapıyordu.

El Rastro

Pazardan ayrıldıktan sonra seçeneklerimiz arasındaki üç müzeden biri olan “Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofia”ya gittik. Devasa müzenin her katında ayrı bir sergi var. Rembrandt, Dali, Miro, Monet, Picasso’nun eserleri sergileniyor. Kalabalıkları en çok önünde toplayan eser ise Picasso’nun “Guernica”sı. Tarihin en önemli savaş karşıtı tablolarından birisi olarak kabul ediliyor. Siyah-beyaz-gri tonların ağırlıkta olduğu eser gerçekten etkileyiciydi. Maalesef fotoğraf çekemedik, çünkü her türlü çekim yasak.

Müzeden çıktıktan sonra, soluğu hemen yakınındaki en son durağımız “El Retiro” parkında alacaktık. Ama baktık ki karnımız acıkmış, yolumuzun üstünde karşımıza çıkan genelde deniz ürünleriyle ünlü “El Brillante”den birer tane ekmek arası kalamar aldık. Bu eski bar/restoranın adını gelmeden önce duymuştuk ama içerisinin bu kadar tıklım tıkış olacağını tahmin etmemiştik. Sadece Tal içeri girdi, biz Ozi’yle dışarıda bekledik. Zaten Ozi çoktan arabasına kıvrılmış, uyumuş gitmişti. Tal ekmek arası kalamarın yanında bira da almış ama sadece cam bardakla servis edildiğinden, dışarı bardaklarla çıkarmasına izin de verilmeyince, ikisini birden dikmiş kafaya. : )

El Retiro

Elimizde sandviçlerimizle parkın içine doğru yürüyüşe geçtik. Epeyce büyük bir park. Bir banka oturup hem dinlendik, hem yiyeceklerimizi bitirdik. Soğuk iyice ısırmaya başlayınca, “Palacio de Cristal”e gitmek için ayaklandık. O arada Ozi’de uyandı. Çelik konstrüksiyon üzerine tamamen camdan yapılan bu bina eskiden sera olarak kullanılırken, artık içinde sergiler düzenleniyormuş. Biz içine girmek yerine, hemen yanındaki gölette ördek, kaz ve kuğu besledik. :)

Palacio de Cristal

En maceralı aktiviteyi en sona saklamışız. Parktaki en büyük göletde sandal kiralayıp, gezmece. Şimdi düşününce o soğukta ve çisentide hangi akla hizmet bu aktiviteyi yaptık diye şaşırıyorum. Ama bir yandan da iyi ki yapmışız çünkü çok eğlenceliydi. 8 Euro’ya yarım saatliğine (haftaiçi 6 Euro) kiraladığımız sandalda kah Tal, kah Ozi kürek çekti, bir o yana bir bu yana seyir ettik sandalımızla. Süre dolup da tekrar karaya ayak bastığımızda hava da yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. En son parkın salıncaklı-kaydıraklı bölümüne de uğrayıp, artık soğuktan donmaya yüz tutmuşken çıkabildik parktan. Ozi’nin enerjisi yerine geldiğinden parklardan ayırmak zor oluyordu.

Kollara kuvvet!
Akşam yemeğini ısınabileceğimiz ve otele yakın bir yerde yemek adına hemen hemen her köşebaşında karşımıza çıkan “El Corte Ingles” alışveriş merkezine girdik. En üst katındaki restoranına çıktık. Geniş bir menüsü var, biz şinitzel ve köfte istedik. Ozi çok bir şey yemedi. O koltuk tepesinde yürümeyi tercih etti. Çocuk günlerdir süren halsizliğinin acısını çıkardı resmen, hem parkta hem burada! Günümüz otele dönüş ve bavul toplamacayla sona erdi.

Havaalanına gidiş için bu sefer planımız hemen otelin önündeki duraktan direkt alana giden otobüse binmekti. Vakitlice çıktık, durağa gittik. Trafik bir keşmekeş! Çizelgede bakıyoruz, beklediğimiz otobüsün gelmesine yarım saat var gösteriyor, dakikalar ilerliyor ama saat de hiçbir azalma yok. Ne yapsak , ne etsek diye biribirimizle konuşurken durakta bekleyen bir kadın “Merhaba, Türk müsünüz?” diyerek yanımıza yaklaştı. “Evet” dedik, “Sizde mi?” diye sorduk. İyiydi Türkçesi. Meğer Arnavutmuş. Madrid’de yaşıyormuş. O da havaalanına yetişmeye çalışıyormuş. Durakta havaalanına gitmek için bekleyen bir de İspanyol kadın vardı. Arnavut kadın önce bize taksiyi paylaşıp paylaşmak istemediğizi sordu, biz olumlu yanıt verince bu defa İspanyol kadınla konuştu. En sonunda dördümüz ve Ozi havaalanına doğru bir taksideydik. 

Taksi tarifesini dikkatlice inceleyiniz.

30 Euro sabit ücreti dörde böldük, üstüne ekstra bir ücret ödemeye de gerek yokmuş ayrıca. Böylece gelirkenki taksi yolculuğumuzdan daha az para ödedik. Taksi arkadaşlarımızla vedalaşıp terminale giriş yapınca rahatladık. Neyse geç kalmamıştık. Bizi düşündüğümüz kadar etkilemiş olmasa da Madrid’i de görmüş olduk dünya gözüyle!



Hiç yorum yok: