22 Ekim 2012 Pazartesi

BU SEFER ANNELERLE HOLLANDA’YA...

YİNE AMSTERDAM, YİNE ZAANSE SCHANS, YİNE EDAM

O kadar çok istemişiz ki demek ki, dünya gözüyle bir kez daha görmek varmış Hollanda’yı... Haziran ayı başında, ilkinden yaklaşık iki sene sonra tekrar buradaydık. Ama bu sefer sadece Tal ve ben değil, yanımızda annelerimizle! Aynur ve Nilgün ikilisi heyecanlı, biz onlardan daha heyecanlı çıktık yola. =) 
 





Henüz uçaktayken sanki daha kalabalık bir Amsterdam’ın bizi beklediğini anlamalıydık aslında. Tek sırada 6 yerine 8 koltuğun olduğu büyük bir uçakta olmamıza rağmen hiç boş yer yoktu. Ki bu durum Amsterdam’a vardığımızda kendini belli etti. Mevsimden dolayı mı yoksa nüfusu mu arttı bilmiyorum ama Amsterdam daha kalabalıktı! Sokaklar daha kalabalık, Dam meydanı bir curcuna içinde... Bu durumda Cumartesi olmasının, ayrıca güneşli ve sıcak havanın da etkisi vardı muhtemelen.

 
Geçen gelişimizde Amsterdam Card satın almıştık. Bu sefer değişikliğe gittik ve amaçlarımıza daha uygun ve hesaplı olacağını düşündüğümüz yeni bir kart satın aldık havaalanından çıkmadan, Holland Pass. Sadece Amsterdam’da değil, Utrecht, Lahey, ve Rotterdam dahil diğer Hollanda şehirlerinde de geçiyor. 2 gün içinde Amsterdam kartın sunduğu olanaklardan gerektiğince faydalanamayacaktık nasıl olsa. Bu kartın işleyişi Amsterdam karttan daha değişik. 2, 5 ya da 7 bilet ve bir indirim kartı içeren paket satın alıyorsunuz. Her bir bilet bir müzeye ya da bir atraksiyona katılım için kullanılabiliyor. Bizim aklımızda mutlaka “Kanal Turu” yapmak ve resim sanatına düşkün iki anneyle “Rijksmuseum” ziyareti gerçekleştirmek vardı. 

 
Yükümüz ağır değildi. O sebeple otele giriş yapmadan hemen tren istasyonunun oradan kalkan “Kanal turu” teknesine atlayıverdik. Havanın güneşli olmasının tekne turunu daha zevkli kıldığı kesin. Her şey daha bir canlı ve albenili. Rehberin de teyit ettiği gibi “Amstel” nehri üzerine kurulan “Dam” yani su bentlerinden dolayı şehrin adı zaman içinde Amsterdam’a dönüşmüş. Geçen seferkine göre daha çok şey gördük sanki bu sefer kanalların arasında dolaşırken. “NEMO Deniz Müzesi” bir gemi formunda.

NEMO
Amstel üzerindeki en dar köprü “Magere Brug”u bu seferde gördük. Rivayete göre nehrin iki ayrı yakasında yaşayan ve birbirlerini her gün görmek isteyen iki kızkardeş yaptırmış bu köprüyü. Sağlıkları elvermediğinden daha uzaktaki köprülere yürüyemiyorlarmış. Üzerinden artık sadece yayaların ve bisikletlilerin geçişine izin veriliyormuş.
Magere Brug
Güneşi fırsat bilenler de kanallarda ve nehirde kendi tekneleriyle gezintiye çıkmıştı. Bu durum zaman zaman trafik sıkışıklıklarına neden oldu. Kanal turu bittiğinde acıkmıştık. Cezbedici patates kızartması kokusuna dayanamadık ve Damrak caddesinden Dam meydanına yürürken aldığımız patatesleri indirdik mideye. Bu arada Avrupa Futbol Şampiyonası nedeniyle her yer turuncu bayraklarla ve futbol toplarıyla süslüydü.
Futbol = Eğlence!
 
Geçen sefer “Kraliyet Sarayı” restorasyondaydı. O yüzden dış cephesini görememiştik. Sarayın restorasyonu bitmiş haliyle Dam meydanı artık olması gerektiği gibiydi. Meydanda sportif bir etkinlik düzenleniyordu, plaj futbolu turnuvası! Halı saha yerine kum saha. Bu arada pek çok yerde göze çarpan şehrin armasındaki XXX işareti aslen St. Andrews haçlarını temsil ediyormuş. Denilene göre Aziz Andrews isimli bir balıkçı 1.yy’da X şeklinde bir çarmıha gerilmiş. Baştan bir balıkçı kasabası olan Amsterdam da kendisine bu armayı benimsemiş.
 
Saray ve plaj futbolu kalabalığı bir arada...
Otelimiz Muntplein’da hemen meşhur çiçek pazarının yanındaydı. Dam meydanından ayrılıp Rokin caddesi üzerinden otele doğru yol aldık. Artık eşyaları bırakıp “De Pijp” bölgesindeki “Albert Cuypmarkt”a doğru gitme zamanıydı. Bu açıkhava pazarında ne ararsanız var. Hediyelik eşyalar, meyve-sebze, peynir, et, deniz ürünleri, kıyafetler, kumaş, bisiklet parçaları, çiçek, vs. Türk pazarcılar da vardı tabi ki.

Albert Cuypmarkt
 

Ha İstanbul olmuş ha Amsterdam olmuş, annelerle pazar gezmek her zaman aynı. =) Sürekli en iyi ürünü bulmak için her şeyi didik didik ettiler ve tabi elimiz boş çıkmadık pazardan. Birkaç tane Hollanda geleneksel ayakkabısı “clog” şeklinde pofidik terlik, magnetler, ve Nilgün anne tarafından yastık kılıfı şeklinde dikilmek üzere Amsterdam haritası baskılı kumaşlar.

Bisiklet malzemeleri tezgahı
 
Sol üst köşede Amsterdam haritalı kumaş
 
 
Yorucu çarşı-pazar gezintimizin ardından Heineken Müzesi’nin arkasındaki Marie Heineken plein-meydanındaki cafelerden birine oturuverdik. Leziz kahveleri içerken biraz da dinlenmiş olduk. Tal gelmeden önce “Luna” isimli bir restoranda yer ayırtmıştı akşam yemeği için. “De Jordaan” semtinde bir Arjantin lokantası. Etrafa bakına bakına bu yöne doğru yürüyüşe geçtik yine. De Jordaan oldukça ilginç bir semt. Önceleri daha çok işçi sınıfının yaşadığı bir bölgeymiş. Çok şirin evler var, bazı evlerin üstünde o ailenin ne işle uğraştığını gösteren tabletler asılı. Evlerin duvarları çiçeklerle bezeli. Çatıdan sarkan kancaların da sebebi dar merdivenlerden çıkartılamayan eşyaları bu kanca yardımıyla üst katlara çıkartabilmekmiş. Bu evlerin arasında yürürken insan kendini bir film stüdyosunda yürür gibi hissediyor. Masal gibi sokaklar.  =)


De Jordaan'da bir sokak

Kancalar yük indirmek kaldırmak için...


Bu aile tahıl işi yapıyormuş herhalde, belki değimenleri vardı...
 
Restorana vardığımızda rezervasyon yaptırmamıza rağmen bir karışıklık olduğunu ve bu nedenle masamızın ayırtılmadığını söylediler. Neyseki dışarıda da olsa yer vardı. Menüye bakıp ne yiyeceğimiz hakkında birbirimizle laflarken bizimle ilgilenen garsonun söze girmesiyle Türk olduğunu anladık. Saadet burada doğmuş büyümüş güleryüzlü birisiydi. Ne seçeceğimiz konusunda da bize yardımcı oldu. Bir süre dışarıda oturduktan sonra içeride masa boşaldığını haber verdi bize ve geçtik içeri. Canlı müzik vardı. Ama bu ilginç insanı anlatmadan geçemeyeceğim. Hayatımızda görüp görebileceğimiz en tuhaf davranışlı müzisyen de bize denk gelmişti galiba. Abi galiba Güney Amerikalı idi, belki Meksikalı belki Perulu ?! Hepimizin de elinde fotoğraf makineleri cep telefonları vs. Tabi ki fotoğraf çekiyoruz ama yanımıza gelip bizi uyardı resmen hem de öyle pek de nazik olmayan bir dille. Fotoğraf makinelerimizi cep telefonlarımızı kaldırmamızı istedi! Fotoğrafının çekilmesinden hoşlanmıyormuş. İyi de onun resmini çeken yok ki zaten. Biz ilginç atmosferin ve yemeklerin resmini çekip durduk sadece. Sanki o ortamda bulunduğuna bin pişman, hüzünlü, melankolik bir tip. Saadet’e durumu izah ettik, niye böyle davrandığını sorduk. O gün işte ilk günüymüş meğerse. Tam biz bunları konuşurken yan masadan birisi şak diye flaşı da patlatarak bizimkinin resmini çekmesin mi… =) oflaya poflaya şarkıyı kesti, elinden gitarını bıraktı, çekti gitti! Değişik bir arkadaş… Yemeklere gelecek olursak, etler gayet lezizdi, hele de yanında Heineken ve ortada patates kızartması olunca.


Luna'da et ziyafeti çektik galiba... =)

Midemiz şenlenmişti ama kulaklarımızın pasının silindiğini söyleyemeyiz. Pek de iyi çalıp söylemiyordu bizim histerik müzisyen. Bir de restorandan dışarı adım attığımızda onu bir sandalyede oturmuş kendi kendine boşluğa doğru gitar çalıp şarkı söyler görünce bizde film koptu! =)

Saat 10’a yaklaşıyordu. Annelere bir de şehrin gece hayatını gösterelim dedik. Önce De Wallen, nam-ı diğer Red Light District, daha sonra da bir kumarhane. Red Light biraz muhafazakarlaşmıştı sanki, ana cadde yerine ara sokaklara kaymıştı kızların boy gösterdiği o evler. Kumarhanede de klasik olarak en ufak miktarla bir kollu makinenin başına geçtik. Dördümüz sırayla şansımızı denedik ama kaptırdık iki Euro’yu. Bu sefer geçen sefer kadar şanslı değildik. Zaten kumardan kim zengin olmuş ki acaba, merak ediyorum.. =)
Venedik gibi...
Anneleri otele bıraktıktan sonra ertesi sabah kahvaltı için otel yakınlarında bir yer bakalım dedik Tal’la. Hemen otelin yan sokağında bir yer varmış ama biz oraya tabi ki en son baktık. Önce uzaklarda aramaya giriştik. Hep öyle olmaz mı. Elektrik faturası gelir, fatura yığını içinde arar durursunuz ama en son elinize aldığınızdır şansınıza size ait olan fatura! =) 1 saatlik aramamızın da boşuna olduğunu ve sonunda dönüp dolaşıp otelde kahvaltı ettiğimizi de söylemem lazım. Çünkü kapısında belirttiği saatte açılmış değildi henüz dükkan. Biz de otelde biraz tuzlu bir fiyata kahvaltı etmek zorunda kaldık maalesef. Ama tabi anneler açık büfenin hakkını verdi. Gün içinde yeriz diye kuruyemiş, ekmek arası peynir, hamur işleri, vs çantalara zula edilmişti.
Pazar günü havadan yana şansımız hiç yoktu. Bütün gün yağmurlu ve serin geçecekti. Yarım günlük Zaanse Schans ve Edam gezisi ayarlamıştık. Anneler şehirden çıkıp biraz da Hollanda’nın geleneksel ve ruhlara şenlik kır hayatını görsün istedik. Gezinin sonunda da anladık ki gerçekten bu isteğimiz yerindeymiş. İkisi de hem Zaanse Schans’a hem de özellikle Edam’a hayran kaldı. Tabi ki alışverişin de dibine vuruldu. Peynirler, çantalar, magnetler, Nilgün anne bir şemsiye bile aldı!  Biz de hazır yine merkezindeyken pestolu peynir almadan etmedik. Peynir ve tahta ayakkabı “clog” yapımını anlatanlar değişikti geçen seferkine göre. Tal artık ahşap, tahta oymacılığı vs işlerine merak saldığından bir tek ayakkabı aldık ama ham halde. Onu istediği gibi oyacak, biçecek. Bakalım ne çıkacak ortaya.

 
 

Edam’a giderken yemyeşil, bir tabak kadar dümdüz ve uçsuz bucaksız çayırların ortasındaki yollardan geçtik. Yol kenarında iri iri koyunlar ve inekler otluyordu. “Ne derin bir huzur, genişlik, büyük sükunet var bu kırlarda!” Vincent Van Gogh kardeşi Theo’ya yazdığı 1883 tarihli mektubunda böyle tasvir etmiş Hollanda kırlarını. (Bu mektupların kitaplaştırılmış hali: “Theo’ya Mektuplar”) 




Beemster” isimli bölgeden geçerken yüksek üçgen çatılı, rengarenk evleri takip etik. Burası Hollandalılar’ın oluşturduğu ilk “polder” olduğu için epey önemliymiş. Eskiden bu bölge bir gölmüş, değirmenlerin yardımıyla gölün suyu boşaltılmış ve böylelikle toprak kazanılmış. 1609 ve 1612 yılları arasında süren bu çalışma sonucu insanlar kazanılan toprak üzerinde çalışmaya ve yaşamaya başlamış. Bereketli topraklarda yapılan tarım ve hayvancılık en önemli gelir kaynaklarından. 2012 yılı buranın kuruluşunun 400. yılı olduğundan bu çerçevede çeşitli aktiviteler ve kutlamalar düzenleniyormuş. Yenilikçi yapısı, tarihi ve sosyal önemi yüzünden bölge 1999 yılında da UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası listesine alınmış.

Beemster'de evler...

Edam sessiz ve sakin karşıladı bizi, yine bir ağırbaşlılık hakim. Sokak aralarında, kanal kenarlarında yürüdük. Meydana gittik. Edam’ın en eski tuğla evini (1540’da inşa edilmiş) müzeye çevirmişler. Efsaneye göre, bu evin inşa görevi emekli bir kaptana verilmiş ve evin bodrumunu denize olan özlemini gidermek için hareketli yapmış. Aslına bakacak olursanız ise yenilikçi bir mimari çözüm getirmiş: evin bodrumu değişen su seviyesine göre hareket ediyormuş. Biz içeri girmedik ama bu müze kasabadaki eski evlere, mobilyalarına ve kasaba tarihine dair fikir verebilir. Çoğu dükkan kapalıydı ama geleneksel peynir marketi açıktı.

Ortadaki hafif eğreti duran bina Edam Müzesi
Şehre dönüşte istikamet “Rijksmuseum” oldu. Holland Pass sayesinde uzun kuyruğu beklemek zorunda kalmadık. 1795 yılında kurulmuş bu müze dünyanın ve Hollanda’nın en önemli sanat müzeleri arasında yer alıyor. Çatısı altında sadece tablolar sergilenmiyor.  Heykeller, oyuncaklar, maketler, Asya sanatları, fotoğraflar… Dikkatimizi çeken başka bir olay da ziyarete gelmiş küçük çocuklardan oluşan öğrenci grubuydu. Her birinin elinde birer kağıt kalem öğretmenlerinin liderliğinde tabloları kendi bakış açılarından çiziyorlardı. Değişik bir eğitim yöntemi ve hiçbir çocuk da sıkılmışa benzemiyordu.

Rijks'deki öğrenciler harıl harıl çalışıyor...
Birçok odaya ayrılmıştı sergiler. 15.ve 19. Yüzyıl arası yapılmış Hollandalı, İspanyol, Fransız ve İtalyan ressamlara ait tablolar en büyük kısmı oluşturuyordu. Müzedeki en çok ilgi çeken eserlerden biri Rembrandt'ın en ünlü ve en büyük tablosu "The Night Watch - Gece Nöbeti" .


"Gece Nöbeti"nin önü kalabalıktı
 
 
"Delft" işleri

Evet durmadan yağmur yağıyordu ama bizim durmaya niyetimiz var mıydı? Tabi ki hayır. Müzeden çıktıktan sonra Singel kenarındaki “Bloemenmarkt-Çiçek pazarı”na gittik. Pazar binbir çeşitte ve renkte lale soğanıyla dolu tahmin edeceğiniz üzere. Tabi başka çiçek ve ot(!) tohumları da mevcut. Denilene göre istenilen yere kuryeyle gönderiyorlar, hani yanınızda ağırlık yapmak istemezseniz. Süs eşyaları da satılıyor. Tahtadan laleler mesela.



Mısır çarşısı'nın yanı sanki, çeşit çeşit tohumlar..

Sağda "Çiçek Pazarı"

Akşam yemeği için Rembrandtplein yakınlarındaki önceden ismini duyduğumuz “Ponte Arcari” isimli bir restorana gittik. Bu ufacıcık İtalyan restoranı bir sokak köşesindeydi. Girdik içeri ama lakayt garsonlar ilgilenmedi bizimle. Zaten menüde de pek güzel bir şeyler görmedik. E öyleyse yakınlardaki tanıdık bir İtalyan’a gitmek farz olmuştu. 2 sene önce bir gece vakti artık açlıktan bayılmak üzereyken girip karnımızı doyurduğumuz neşeli İtalyanlar’ın dolu olduğu “Isola Bella”! Yine bizi tüm sevecenliğiyle, neşesiyle ve tabi ki lezzetli yemekleriyle kucakladı. Margarita pizza, tadı damağımda kalan lazanya! Heineken’siz de olamaz! Ya o tuğla kadar tiramisulara ne demeli! Doldurduk midelerimizi tıka basa ve önce otel, sonra da havaalanına doğru yola çıktık. Havaalanına vardığımızda hepimiz birer yorgun savaşçıydık artık.

Tiramisu!!
Geçen sefer yağmurlu yüzünü bize hiç göstermeyen Amsterdam bu sefer acımasız davranmıştı gerçekten. Pazar günü sabahtan akşama kadar sadece çok kısa aralıklarla yağmur durdu, hiç güneş çıkmadı. Olsun! Biz bir kez daha sevdik Amsterdam’ı, Edam’ı... Eski bir dostu görmüş gibi de mutlu ayrıldık. Üçüncü kere kısmet olacak mı bakalım?! =)
 
 
Güneşli havanın tadını kanalda tekneleriyle gezerek çıkaranlar...
 
 *** Bir önceki sefer için buraya. ***

1 yorum:

Anonim dedi ki...

Çok güzel anlatmışsın canım. Tekrar yaşadım sanki.Sayenizde çok güzel 2 gün geçirdik. Yorgunluğuma değdi.
Sevgilerimle.
Nilgün